İstanbul’un Fethi, Hristiyan dünyasının birleşmek için kullandığı en etkili silahtır

Blog Yazarı Şahin Parmaksız, Yeni Zelanda’da iki camiye düzenlenen terörist saldırının ardından bir yazı kaleme aldı. Hristiyan dünyasının İstanbul’un Fethini her zaman birleşme için en etkili silah olarak kullandığının altını çizen Parmaksız, Yeni Zelanda’daki saldırının Hristiyanların kendi dünyalarında Müslüman Türklere karşı oluşturdukları etkinin bir sonucu olarak gerçekleştiğini kaydetti.

İstanbul’un Fethi, Hristiyan dünyasının birleşmek için kullandığı en etkili silahtır
banner2

“Yeni Zelanda saldırısını gerçekleştiren teröristin elindeki silahların üzerinde I.Murat’ı kalleşçe şehit eden Miloş Obiliç başta olmak üzere Osmanlı’ya karşı savaşmış olan kişilerin isimleri ve Osmanlı Devleti’nin kaybettiği savaşların isimleri yazmaktadır. Bu durum ise halen Osmanlı Devleti ve Türk kimliğine karşı öteki konumunun devam ettiğinin bir göstergesidir” diyen Şahin Parmaksız’ın yazısının tamam aşağıdadır.

İstanbul’un Fethinden Sonra Oluşan Türk İmgesi; Öteki, Algı, Simülakra ve Simüle etmek Nosyonları bağlamında

Kızılelma, Türkler arasında cihan hâkimiyeti olarak imgelenmiş ve kuvvetli bir fetih dürtüsünün sembolü olmuştur. Bir başka şekilde, Türklerin ulaşmaya çalıştıkları zafer olarak nitelendirilmiştir.[1] Kızılelma’nın her ne kadar Osmanlı İmparatorluğuyla birlikte ortaya çıktığı vurgulansa da daha önceden var olan Türk devletlerinin de Kızılelma olarak sembolleşmiş hedefleri olmuştur.[2] Oğuzlar için Kızılelma; Hazar kağan’ının bulunduğu çadırdaki altın küreyi ele geçirme ve düşman başkentini alma,[3]Selçuklular için Kızılelma; ilk başta İznik daha sonra ise Ayasofya’nın tepesindeki altın küre olmuştur.[4] Osmanlıların Kızıl Elması ise ilk başta İstanbul ve daha sonra Batı Roma imparatorluğu olmakla birlikte San Pietro Katedralinin tepesindeki küre olmuştur.[5]

1453 yılında ise Fatih Sultan Mehmet tarafından Kızılelma ülküsünün ilk aşaması gerçekleşmiş ve Doğu Roma İmparatorluğu başkenti İstanbul fethedilmiştir. [6] Bu fetih neticesinde Hıristiyan dünyası büyük bir şaşkınlık ve korku yaşamıştır. Hıristiyanlık dünyası İstanbul’un fethi ile birlikte, birlik olma arayışına girmiş ve propaganda sürecini başlatmıştır. Bunun bir göstergesi ise 1454 yılında Mainz’de ortaya çıkan ve kimin yazdığı bilinmeyen “Türk takvim”inin içeriğinde, Hıristiyanlığın acil bir şekilde birleşmesi ve “düşman”a karşı harekete geçmesi gibi unsurların yer almasıdır. [7] 1453 İstanbul’un fethi ile Hıristiyan dünyası Osmanlı Devletini ötekileştirmiş ve bu ötekileştirme sonucu gelecek yüzyıllara kadar uzanan kötü bir “Osmanlı, Türk, Müslüman” imgesinin doğmasına sebep olmuştur.

Çalışmanın ilk kısmında imge, algı, öteki simülakra ve simüle etmek nosyonlarıyla birlikte ötekileştirme ve kimlik kurma arasındaki bağın ne şekilde oluştuğu ele alınmıştır. İkinci bölümde, İstanbul kuşatmalarına kısaca değinilerek İstanbul’un fethi ve Hristiyanlara göreyağması ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, Hıristiyanlar tarafından İstanbul’un fethi’nin nasıl algılandığı ve buna bağlı olarak Türkleri ne şekilde imgeledikleri ele alınmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise İstanbul’un fethinin günümüzdeki etkisinin devam ettiğine dair birkaç örneğe yer verilmiştir.

  1. İmge, Öteki, Algı, Simülakra ve Simüle etmek Nosyonlarına Kısa Bir Bakış

İmge, bilincimizde oluşturduğumuz ve meydana gelmesi olağan durum, düş, hayal, umut ve imaj olarak tarif edilmektedir.[8] İmge birçok alanda kullanılmakla beraber Amerikan ekolüne göre tarih ve sosyoloji incelemesi olarak yerini almıştır.[9]İmge kodlamasının temel argümanı toplumsal ve kültürel durumların dışa vurum şeklini oluşturmakta ve bu durum “ötekiye” olan merakın giderilme çabası içerisinde vücut bulmaktadır. Buna bağlı olarak “ötekileştirme” ise farklılaştırma ve ayrıştırma olarak zihinlerde bir imge oluşturmaktadır.[10] Dolayısıyla bu imge “biz ve onlar” ayrımını yani “ötekileştirmeyi” ortaya çıkarmaktadır. Ötekileştirme iki süreç olarak; bireylerin kendilerini farklılaştırması ve biçimlendirmesi şeklinde işler. Bu durum insanların diğer kültüre sahip insanlar ile arasındaki algı ve davranış düzeyine göre değişmektedir. İnsanlar genellikle ötekileştirmelerde kendi içinde bulunduğu grubu biçimlendirerek “biz” olarak nitelendirirken, diğer insanların bulunduğu grubu farklılaştırarak “onlar” olarak nitelendirmektedir.[11]

Ötekileştirme ve öteki en temel şekilde bir farklılaştırma unsurunun sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu farklılaştırma ise bir düşünme ve algı biçimidir.[12]Algı ise dışsal etki ile anlayabildiğimiz veya hissedebildiğimiz durumları bilincimizin kodlayarak çözümlemesidir. Bu çözümleme durumunun bir sonucu olarak ortaya çıkan algılama ise duyu organlarımız vasıtasıyla anlayabildiğimiz veya hissedebildiğimiz durumları ayırt etme, tanzim etme, bağlantı kurma, anlam verme ve yorumlama sürecidir. [13] Bu süreçte bir durumun reel olarak algılanması ile istenen manzara ise “Simülakra”dır. Simülakra’nın ortaya çıkması ise reel olmayan bir şeyi reel bir şeymiş gibi takdim etmek yani “Simüle Etmek” ile oluşmaktadır.[14]

Proje kapsamında ele alacağımız konu İstanbul’un fethinden sonra Hıristiyan dünyasının Türk/Osmanlı imgesi olması dolayısıyla algının kültürel boyutunu ele almamız gerekiyor. Kültürel algı süreci, kültürler arası entegrasyonun bir problem olarak ortaya çıkmasında ki unsurları belirginleştirmiştir. Bu unsurlar; “Ekonomik-Tecimsel çıkarlar”, “Psikolojik algı farklılıkları”, “Etnisite-Kimlik Algısı” ve “Dini İnançlar”dır. Bu süreç hem maddi hem manevi unsurları içererek psikoloji ve sosyoloji alanında vücut bulmuştur. Bu noktada insanlar, doğduğu veya yaşadığı toplumun karakteristik özelliklerini içselleştirerek ve farklı şekilde kodlanmış veya karakterize edilmiş kültürlerin içinde bir refleks olarak kendi kültürel karakterlerini yaşamaya çaba harcarlar.[15] Bu durumda ise kendi kültürünün değerlerini kullanarak karşı taraftaki insanların kültürüne değer biçme yani “ötekileştirme” durumu ortaya çıkmaktadır. Genellikle bu tarz farklılaştırmalar, ötekiliği inşa ederek kimliğe güven kazandırılmak maksadıyla yapılmaktadır. Stuart Hall’e göre kimlik, süreç ve telaffuz olarak devamlı “ötekinin” konumlandırılmasıyla anlatılır. Yani kimlik oluşturmak için farklılığı konumlandırmak gerekmektedir.[16]

  • İstanbul’un Fethine Giden Süreç Ve Fetih

Osmanlıların, 1344 yılından itibaren başlayan Rumeli’ye geçişleri 1354 yılında tam anlamıyla Rumeli’yi fethetmesiyle son bulmuştur. Osmanlının Rumeli’yi fethetmesi, devletin ekonomik olarak zenginleşmesini ve Anadolu’daki diğer beyliklerden bu zenginlik vasıtasıyla güç toplamasını olanaklı hale getirmiştir. Osmanlının, Rumeli’de Hıristiyanlara karşı yürüttüğü “gaza siyaseti”[17] Anadolu beyliklerinden büyük takdir toplamış ve Osmanlıya itibar kazandırmıştır. Osmanlı, Rumeli’yi fetih ettikten sonra devlet denetiminde iskân politikası uygulayarak Rumeli’yi “Türkleştirme” çabası içerisine girmiş ve amacına ulaşmıştır. Daha sonra 1361 yılında I.Murat tarafından fetih edilen Edirne 1365 yılında devletin merkezi olmuştur.[18]

Osmanlı Devleti, Rumeli fethinden sonra İstanbul üzerinde yoğunlaşarak; Rumeli ve Anadolu’da ki topraklarını birleştirme düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Bu düşüncenin ortaya çıkmasındaki neden ise Rumeli ve Anadolu’ya askeri geçişlerin zor olması, tecimsel anlamda deniz ve kara yollarına egemen olma isteği ve Balkanlarda herhangi bir tehdidin gelme durumuna karşı algısal bir refleksin oluşması ile birlikte İstanbul’un alınması gerekliliği ortaya çıkmıştır.[19] Bu noktada Osmanlı Devletinin İstanbul’u kuşatma tarihlerine ve Hangi padişahlar tarafından kuşatıldığına bakarsak; birinci kuşatma 1391[20] yılında I. Bayezit, ikinci kuşatma 1395 yılında yine I.Bayezit tarafından, üçüncü kuşatma 1412 yılında Musa Çelebi, dördüncü kuşatma ise 1424 yılında II. Murat, beşinci veya son kuşatma ise Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılmıştır. [21]

Fatih Sultan Mehmet 23 Mart 1453 tarihinde Edirne’den hareket etmiş 5-6 Nisan tarihlerinde ise İstanbul’u kuşatmıştır. İstanbul kuşatması 53 gün sürmüş ve 29 Mayıs 1453’te İstanbul fetih edilmiştir.[22] Fatih Sultan Mehmet, fetihden sonra askerlerine üç gün yağma hakkı vermiştir. Bu yağma hakkı İslami bir teamüle dayanan “Eğer şehir kılıç gücüyle alınırsa, askerlere üç gün yağma hakkı vardır” kararı ile alınmıştır. Yağma hakkının olmama durumu ise “teslim ol ve güvencemiz altına gir” çağrısının üç defa yapılıp reddedilmemesi sonucu oluşmaktadır. Fatih Sultan Mehmet, teslim ol çağrısını üç defa yapmış ve Bizans üç defa çağrıyı reddetmiştir. Zaten yağmanın o denli büyük olması Fatih Sultan Mehmet’i üzüntüye sokmuştur. Bu çerçevede Fatih Sultan Mehmet, Lukas’a yağma kararını vermesinden dolayı üzüntülü olduğunu söylemiştir.[23] Bizans tarihçisi Steven Runciman’a göre ise Fatih Sultan Mehmet şehrin harap olmaması için elinden gelen her şeyi yapmış; pek çok kiliseye dokunmamış, pek çok eve girmemiş ve tecavüzlere karşı önlem aldırmıştır.[24] Bunun dışında birçok batılı kaynakta Türkler, fetih sırasında; direnenleri kılıçtan geçiren, kiliseleri yerle bir eden, çoluk çocuk demeden insanları öldüren, kadınlara tecavüz eden ve taş üstünde taş bırakmayan bir tutum sergilemiştir.[25]

  • Hıristiyanlığın 1453 Sonrası Türk-Osmanlı- Fatih Sultan Mehmet İmgesi

Fatih Sultan Mehmet’in – İstanbul’u fetih etmesi ile birlikte Türklerin İstanbul’un batısına doğru gelebileceği ve Hıristiyanlığı yok edeceği endişesi ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan bu endişe Osmanlı veya Türkler’in imajını da ortaya çıkarmış ve bu dönemlerde etkin bir biçimde “korkunç Türkler” ve “öcü” olarak imgelenerek propaganda süreci başlamıştır.[26] Aslında 12 Aralık 1452 yılında Papa ve Kiliselerin Ayasofya’da yaptıkları birleşme anlaşması, Osmanlılara karşı fetih öncesinden başlayan tedirginliğin getirdiği bir refleks olarak sunulabilir.[27] Papa V.Nicholas 1454 yılında Roma’da İtalyan devlet temsilcilerinden oluşan bir grubu toplama kararı almıştır. [28] Bu toplantı’da V.Nicholas, haçlı seferlerinin düzenlenmesi ve İstanbul’un geri alınması gerekliliğini vurgulamıştır. V. Nicholas, toplantı esnasında ise Fatih Sultan Mehmet’i “şeytan’ı arayan”, “satan’ın evladı”, cehennem azabının evladı ve ölümün evladı olarak imgelemiştir. [29] V. Nicolas’ın Fatih Sultan Mehmet’ten bu şekilde bahsetmesi kültürel algının unsurlarında olan dini inançların ortaya çıkardığı bir ötekileştirme durumudur. Bunun dışında fetih öncesi papa ve Kiliselerin birleşme antlaşması ve fetih sonrası V. Nicholas’ın İtalyan devlet temsilcilerini toplaması durumu Osmanlılar tarafından sınırların itilmesi unsurunun getirdiği bir refleks olarak nitelendirilebilir. V.Nicholas’ın ölümü (1455) ile yerine gelen Calixtus’un da haçlı seferleri fikrini fermanlarda yaymaya çalışması ve fermanlarında Fatih Sultan Mehmet’ten “Şeytanın oğlu” diye bahsetmesi[30] kültürel algının unsurlarında olan dini inançların ortaya çıkardığı bir ötekileştirme durumudur. Bu çerçevede V.Nicholas ve Calixtus toplantılarda Fatih Sultan Mehmet’i simüle ederek canavar, şeytanın oğlu, satan’ın evladı olarak nitelendirmesi ise simülakra’nın bu dönemde işlevselleşmesine neden olmuştur.

1458’de papalığı alan II.Pius, papalığı alır almaz haçlı seferleri düzenlenmesi gerektiğini vurgulamıştır. İstanbul’un fethinden sonra artan Osmanlı baskısı siyasi olarak Hıristiyanlık dünyasında “Avrupa” teriminin daha çok kullanılmasına neden olmuştur. [31] Bu terim’in ilk kullanımı Hıristiyanların 732 Poitiers (Puvatye) muhaberesini kazanmaları ile ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Müslümanların Avrupa ‘ya yürüyüşleri durdurulmuş ve Hıristiyanların yeni kimliği papaz İsadore Pacensis tarafından “Avrupalılar” olarak konumlandırılmıştır.[32] Papa II. Pius’un yaptığı bir açıklamada “artık gerçekten evimizde; yani Avrupa’da sıkıştık” demesi Türklerin “Öteki” olarak Avrupa’da kavramsallaştığını göstermektedir.[33] Bu durum ise Avrupa devlet düzeni ve ideal devlet anlayışı tarihinde Türklerin en baskın “Öteki” olmasını sağlamıştır.[34]

Katolik Kilisenin Türk algısı genellikle İstanbul’un yağmalanması ve sınır tehdidinden dolayı yok olma endişesi ile oluşturulmuştur. V. Nicolas’ın “şeytan, ölümün evladı, deccal” gibi kelimeler ile Fatih Sultan Mehmet’i imgelemesi, fetih sırasında ki yağma ve Hıristiyan din adamlarının vahşice öldürülmesinden kaynaklanmaktadır. II. Pius’un Avrupalı terimini kullanması ise kesinlikle tesadüf değildir. O dönemlerde Avrupalılar’ın Osmanlı karşısında güçsüzleşmesi ve Hıristiyanların kitleler halinde Müslümanlığa geçmesi “Avrupalı” terimini daha kullanılışlı hale getirmiştir. Çünkü Hıristiyanlık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış bu nedenle öteki’yi konumlandırarak “kimlik” kurma sürecine girmişler. Bu noktada Türkleri ve Müslümanlığı “ortak düşman” ve “Tehlikeli” olarak algılamışlardır.[35] II. Pius’un merkeziyetleşme çabası ve devamlı haçlı birliği kurmak istemesi de “Avrupa Kimliği” oluşturma gayesi içinde olduğunun bir kanıtıdır. Çünkü haçlı örgütlenmeleri gibi bir oluşum çok kültürlü homojenlik sağlayarak “ortak kimlik” oluşturulması için muhteşem bir avantajdır.[36] 1453’den itibaren Avrupa, kimliğini oluşturma sürecinde “Hıristiyanlık” nosyonundan sıyrılarak medeniyetin temsil ettiği bir takım değerlere yönelmiştir. Bu yönelmenin sebebi ise Müslüman Türklerin yenilmeyecek kadar güçlü olma algısı ile başlamıştır. Bu nokta da 1492 yılından itibaren “Kimlik oluşturma” maksadıyla deniz yoluyla yayılma politikası izlemişlerdir.[37]

1453 yılında İstanbul’un fethi, Katolik ve Ortodoksların birbirlerine olan ötekileştirmelerinin tam anlamıyla mücessem olduğu bir zamanda meydana gelmiştir. Hatta Doğu Hıristiyanları yani Ortodokslar, Katoliklerin birleşme yanlısı olduğunu fakat kendilerinin buna hiç yanaşmadığını (şizma[38] yanlısı) dolayısıyla “Papanın tacındansa, Peygamberin sarığına razıyız” şeklinde yorumlamalar yapmışlardır.[39] Bu noktada Fatih Sultan Mehmet’in şizma’yı her zaman destekleyen Ortodoks Kilisesinin başına Georgios Skolarios’u II.Ghennadious unvanıyla patrik yapması ve Metropolit Hovakim’i 1461’de Ermeni Patriği olarak ataması Ortodokslar tarafından, Fatih Sultan Mehmet’in dinlere karşı hoşgörülü algısının yerleşmesine neden olmuştur. Bu dönemde Fatih Sultan Mehmet’e Roma İmparatoru yakıştırmaları yapılmış hatta bu dönemlerde İstanbul’da yaşamayan bazı insanlar Fatih Sultan Mehmet’i görmedikleri halde simüle ederek efsaneleştirmişlerdir.[40] Bu durum ise Fatih Sultan Mehmet’in simülakra olarak bir kez daha ortaya çıkmasına neden olan bir başka unsur olarak belirginleşmiştir.

Farklı bir kaynak ise Patrik Ghennadious’un ve yandaşlarının Fatih Sultan Mehmet’e ve Osmanlıya karşı iyi tutumunun mecburiyetten kaynakladığını ifade ediyor. Hatta Ghennadious ve yandaşlarının özel konuşmalarda Türklerden “Hacer’in Kanlı Köpekleri” diye hitap etmekle birlikte kilise ayinlerinde “kâfir ve lanetli millet” olarak zikrediyorlardı.[41] Her ne kadar Patrikhane Bizans dönemindeki konumundan daha iyi bir konumlandırmaya tabi tutulsa da Rumların imparatorluğu tekrar geri alma hevesinin kaybolmasına neden olmadı. [42] Çünkü Konstantin’in düşüşü onlar için travmaya neden olmuş hatta fetih günü olan Salı’yı “uğursuz” olarak nitelendirmişler ve bu söylemin yaygınlaşmasını sağlamışlardır. [43]

1453 yılında İstanbul’un düşüşü ve dinsiz/barbarların yönetimine geçmesi III.Ivan’ın 3.roma misyonunu ortaya çıkarmasına ve Rus ulusal kimliğinin oluşumunda büyük bir faktör oldu.[44] Bu durumu lehine çeviren Rusya, devleti kilisenin önüne geçirdi ve kilise etkisini devlet kontrolüne bıraktı. Her ne kadar devlet kontrolünde bir denetime tabi tutulsa da Bizans etkisi Rusya’da oldukça görünür şekilde kendini göstermekteydi. Bu Bizans etkisi ise direk olarak Rusları, Roma-Katolik ve Müslüman-Türk kimliklerinden ayırarak ötekileştirmelerine sebep olmuştur.[45] Bir başka ötekileştirmenin ise Yunanlılarda mevcut olduğunu görmekteyiz. İstanbul’un fethi Yunanlarda ötekinin tam anlamıyla oluşmasına sebep olmuştur. Yunan tarihinde geçen İstanbul’un fethi, Yunanların uzun müddet karanlıkta kalmasına sebep olan bir unsur olarak yerini almıştır. İstanbul fethiyle ilgili birçok Yunanca kitapta Türkler, “Mongolis, haldupis, Agarinos” benzeri aşağılayıcı kelimelerle imgelenmiştir. Yunanlıların aşağılayıcı kelimeler ile ötekileştirme durumu ise fetih sırasındaki yağmanın barbarca yapıldığıyla ilgilidir. Yunanlılara göre fetih sırasında Türkler, kutsal mekânları yakmış, yıkmış ve yağmalamış, çocuk yaşlı demeden herkesi öldürmüş ve çoğu kadına tecavüz etmiştir. Bu durum ise Yunanlıların Türkleri “Mongolis, haldupis, Agarinos” ve Barbar Asyalılar olarak imgelemesine neden olmuştur.[46]

Sınırların zorlanması ve Türk tehlikesi algısının ortaya çıkardığı bir diğer durum ise İtalya’daki prensliklerin kendi iç münasebetlerine son vererek “lodi” antlaşmasını imzalamalarıdır. Lodi antlaşması imzalayan prenslikler 1455 yılında kendi aralarında “liga” adı verilen bir ittifak kurarak Osmanlıya karşı saldırı ve savunma amacı güttüler.[47] Çünkü Türk tehlikesi sınırları zorlamakta ve kapıdaki bu tehlike korku uyandırmaktaydı. [48] Ortaya çıkan bu korku ve tehlike algısının getirdiği unsurlar ile Napoli kralı Alphonso savaş hazırlıklarına başlamış, Venedik ve Cenevizliler ise papa ile birleşme girişimine girmişlerdir. Venedik ve Cenevizlilerin korku ve endişesi bir zaman sonra korkunun yani Osmanlının yanında yer almalarına neden olmuştur. Korku ve endişenin yanında yer almalarının nedeni ise mal ve paralarını koruma amacı gütmektedir. Çünkü İstanbul, Venedik ve Cenevizlilerin ticari faaliyetlerini sürdürdükleri yerdir ve bu nokrada ticari ilişkilerinin kesilmesi yani para ve mal korkusu nedeniyle Osmanlının yanında yer almalarına neden olmuştur.[49]

Tabi bu sıralar İtalyan Prenslikleri, Rusya, Yunanlılar ve Papalık makamı gibi düşünmeyen krallıklar Türkler’den daha önemli öteki ve düşmanlarının olduklarını ima ediyorlardı. Örneğin, İspanya’ya göre Magripliler, Fransa’ya göre İngilizler, Almanya’da ise kentler ve soylular birbirlerini ötekileştirmekte ve sınır tehlikesinden dolayı Türkleri ikinci plana atmaktaydılar. Hatta Lancaster Hanedanına göre York Hanedanı Türklerden daha vahşi ve daha büyük bir tehlike; Burgunya Dukaları için ise Fransa Kralı 16. Lui, Türklerden daha büyük bir tehdittir. [50] Almanların Türkleri ikinci plana atma durumunu tartışmak üzere toplanan Frankfurt Dieti’nde (meclis) II. Frederecik bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmada Türklerin köken olarak Barbaristan’dan geldiğini dolayısıyla kötü ve pis bir ırk olup tüm kötülükleri yapan zinacılar olarak nitelendirilmiştir. Bunun dışında II. Frederick, Türklerin (At, bizon, akbaba eti) gibi hayvanları yemelerinden dolayı canavar olduklarını söylemiştir. [51] II. Frederick’in İstanbul’u İşgal eden Türkleri simüle etmesinin nedeni ise Almanların Türkleri ötekileştirmeleri için bir simülakra yani bir gerçeklik olarak algılamalarını (canavar ve barbar) istemesinden dolayıdır.

  • İstanbul’un Fethi: Günümüzdeki Yansımaları

İstanbul’un fethinden sonra oluşan imgeleme ve algılamaların getirdiği ötekileştirmelerin yanı sıra günümüzde de bu fethin getirdiği bazı ötekileştirmelere belirgin bir şekilde rastlanmaktadır. 1 Nisan 2004 tarihinde Strasbourg’da yapılan toplantılarda konu “Türkiye”dir. Türkiye üzerine yapılan görüşmelerde 40’a yakın Avrupa Parlamentosu milletvekili söz almıştır. Söz alan milletvekilleri genellikle Türkiye’nin ekonomisi, siyaseti, anayasası ve demokrasisi üzerine konuşmalar yapmıştır. Sonuç olarak Türkiye raporuna şerh koyulmuş ve çok fazla çekimser oy kullanılmıştır. Bunun temel nedeni bu durumu konu alan köşe yazarına göre yüzyıllardır oluşan kötü “Türk İmgesi”nin getirdiği bir reflekstir.[52] Bunun dışında bir dönemler Avrupa Birliği büyükelçisi olarak görev yapan Karen Foğğ “bir de şu Türk tarihinden kurtulsak” demesi Avrupa’nın tarih korkusunun ve önceden gelen kötü Türk imajın halen devam ettiğini göstermektedir.[53]

İstanbul’un Avrupa’da bıraktığı kötü Türk imajının bir yansıması ise sinema alanında İstanbul’un fethi ile ilgili filmlere yapılan eleştirilerde rastlanmaktadır. Son dönemde yapılan “Fetih 1453” isimli Türk filminin Avrupa gösterimi büyük yankı uyandırmıştır. Filme karşı yapılan eleştirilerde tekrardan “vahşi, barbar ve canavar” imgelemeleri ile Türkleri ötekileştirmek söz konusu olmuştur. Bunun dışında Yunanlıların bu filmi yapan bir ülkenin “Avrupa Birliği”nde işi yoktur demesi ise halen 1453’ün kalıcı bir etki bıraktığını göstermektedir. [54] İstanbul’un fethinin bıraktığı izlerin bir başka örneği ise yakın zamanda Suriye sınırında meydana gelen Türk F-16 savaş uçağının Rus SU-24 savaş uçağını düşürmesi ile ilgili durumla alakalıdır. Türk F-16 savaş uçağının angajman kuralları gereği Rus uyruklu SU-24 uçağını düşürmesi ile ortam gerginleşmiştir. Bu nokta’da ortamın yumuşaması anlamında İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen Ayasofya kilisesinin tekrardan Ortodokslara verilmesi gündeme gelmiştir. [55] Rusya Duma meclisinde bahsi geçen bu konu halen Ortodoksların İstanbul’un fethi ve fethin getirdiği unsurları unutmadıkları gözle görülür şekilde ortadadır.

Türklerin Hristiyanlık dünyasına bıraktığı bir başka etki ise Yeni Zellanda’da Cuma namazında gerçekleşen terörist eylemde karşımıza çıkmıştır. ChtristChurch kentinde bulunan iki camiye düzenlenen silahlı saldırıda teröristin elindeki silahların üzerinde I.Murat’ı kalleşçe şehit eden Miloş Obiliç başta olmak üzere Osmanlı’ya karşı savaşmış olan kişilerin isimleri ve Osmanlı Devleti’nin kaybettiği savaşların isimleri yazmaktadır. Bu durum ise halen Osmanlı Devleti ve Türk kimliğine karşı öteki konumunun devam ettiğinin bir göstergesidir.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi halen günümüzde belirli imgelemeler ile Türklerin ötekileştirmelere maruz kaldığını göstermektedir. Gerek Avrupa Birliği gerekse Hıristiyanlık dünyasında kalıcı bir etki bırakan İstanbul’un fethi, günümüzde unutulmamış bir olay olarak mevcudiyetini korumaktadır. Bu mevcudiyet ise Avrupa Birliğine girme gayesi olan Türkiye’nin bu birliğe alınmama eğiliminin en açık göstergesi olarak sunulabilir.

Sonuç

Genel olarak bakıldığında İstanbul’un fethi ile birlikte Hıristiyanlar, Türkleri ve Fatih Sultan Mehmet’i birçok farklı unsurdan dolayı ötekileştirmiştir. Bu ötekileştirmeler ise grup veya kitlelerin algı ve davranış düzeylerine göre değişmiştir. Hıristiyanlar sınırları iten, zalimlikler yapan, kiliseleri yakan, kadınlara tecavüz eden ve acımasız olan düşmanı yani Türkleri bazen kendi dinsel algılarına; bazen de tecimsel çıkarlarına göre imgelemişlerdir. Bu imgeleme ise genellikle Fatih Sultan Mehmet ile özdeşleştirilmiştir. Çünkü bu gibi durumlar her zaman egemen olan ile özdeşleştirilmiştir.[56] Hıristiyanların Fatih Sultan Mehmet ile özdeşleştirdikleri imgeler ise “şeytan, deccal, barbar, kanla beslenen, cehennem azabı, korkunç, vahşi vb..” şekilde yapılmıştır.

Bu çerçevede oluşan imgelemelerin temel nedeni ise İstanbul’un fethinin bir travmaya neden olmasıyla ilgili bir durum olduğu söylenebilir. fetih sırasındaki yağma’nın abartılarak anlatılması ve Hıristiyanlığın iki ışığından birinin sönmesi bu travmanın ciddi anlamda Hıristiyanlık dünyasında mevcut olduğunu göstermektedir. İşgalin olduğu “Salı” günü halen Hıristiyanlıkta uğursuz bir gün olarak nitelendirilmektedir. Çünkü Hıristiyanlık İstanbul’un fethi ile küçük düşürülmüştür. Hatta Hıristiyanlık küçük düşürücü bu duruma tahammül etmek anlamında Fatih Sultan Mehmet’in ve Türklerin kökeninin Truvalılarından geldiğini bile iddia etmişlerdir. [57]

Sonuç olarak İstanbul’un fethi, Hıristiyanlık dünyasının birleşme çabasının en etkili silahı olmakla beraber Türk tehlikesinden dolayı kendi iç çatışmalarını en alt seviyeye indirmelerine neden olmuştur. Bu birleşme veya kimlik oluşturma çabası ise o dönemde Türklerin devamlı olarak toplantı ve propagandalarda kötü imgelemeler ile simüle ederek, simülakra olarak sunulması ile ortaya çıkmıştır.

Güncelleme Tarihi: 17 Mart 2019, 14:27
YORUM EKLE
YORUMLAR
Adem
Adem - 2 yıl Önce

Çok güzel bir açıklama ve doğru bir balış olmuş