İsrail’in güvenliği dikta rejimlerden geçer!

Son yıllarda İslam coğrafyasında yaşanan gelişmeler, sırtını İsrail’e yaslayarak ayakta kalmaya çalışan dikta rejimler ile işgalci İsrail’in muhaliflerini susturma konusundaki uygulamaları bakımından birbirinden farklı olmadıkları gün geçtikçe daha fazla ortaya çıkıyor.

İsrail, yüzyıl önce Filistin topraklarını İngilizlerin ve Batının her türlü desteği ile işgal ederken Siyonizm’in “Topraksız bir halk için, halksız bir toprak” sloganı ile harekete geçmiş, dünyanın dört bir yanından getirdiği Siyonist çeteleri silahlandırarak Filistin’in asıl sahiplerine yönelik toplu katliam, göç ve tecrit politikası uygulamıştı.

İsrail işgal sürecini gün geçtikçe genişlettikten sonra da gerek fert gerek ülke bazında her şekilde kendine karşı muhalif duruş sergileyenlere de baskı ve suikast politikası uygulamaya devam ediyor.

Bugün halkı Müslüman olan ülkelerin yöneticileri de İsrail’den öğrendikleri bu taktikleri uygulamayı sürdürüyorlar. Fakat tek farkla… Bu taklitçiler yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Kaşıkçı suikastı bunun en bariz örneği.

Benzeri bir suikastı İsrail, Hamas liderlerinden Filistinli şehit Mahmud el-Mabhuh’u uzun süre takip ettikten sonra tıpkı Suudilerin bir kişi için gönderdiği suikast ekibi gibi MOSSAD ajanlarını, Birleşik Arap Emirliklerine göndermiş ve otel odasında infaz etmişlerdi. Filistin içinde her geçen gün toplu kıyımlar gerçekleştirirken, ülke dışındaki muhaliflerine suikast timleri göndererek bu tür infazlar gerçekleştiriyor. 

Diğer ülkelerde durum İsrail’in izlediği politikalardan farklı değil. Suudi Arabistan’da birçok aktivist gazeteci ilim ve fikir adamı tutuklu bulunuyor. 2011 Ocak devriminde Mısır’da 800 kişi sokaklarda infaz edildi. Sisi darbesinde üç bin kişi öldürülürken, on binlerce insan zindanlarda üst üste istif edilmiş, adeta diri diri gömülmüştür. Libya’da durum pek farklı değil, Yemen’de on bin insan açlıktan ölme riski ile karşı karşıya. Suriye’de yaşanan katliam çeşitleri İsrail’e merhamet okutacak cinsten.

Arap ülkelerindeki rejimlerin bu derece zülüm ve katliamda ileri gitmelerinin tek nedeni halkın muhalif duruşu nedeniyle değişmesi muhtemel rejimlerin İsrail’in varlığını ve işgalini tehlikeye sokmasıdır. Yani denebilir ki, dikta yöneticilerin uyguladığı katliam ve tehcir politikaları aynı şekilde İsrail’i korumaya yöneliktir.

Netanyahu, 40 yıl önce İsrail’i ilk ziyaret eden ve varlığını kabul ettiğini ilan eden Enver Sedat’ın ziyaretinin yıldönümü kapsamında 2017 Ekim ayında İsrail parlamentosunda yaptığı konuşmada bu durumu şöyle ifade etmiştir;

“Uzun yıllar boyunca Arap halkları nezdinde İsrail’in imajı hep kötülendi. Arap halkları arasında İsrail’in imajını iyileştirmek ve halklar arasında barışı sağlamak gerekli ve çok önemlidir. Bu “barış” çemberinin genişlemesinin önündeki en büyük engel, bizi çevreleyen ülkelerin liderleri değil, İsrail’i yanlış ve önyargılı bir şekilde anlatarak aleyhimize propaganda yapan halk kesimidir.”

Bu açıklamalar aslında, Siyonist yönetimin Mısır’ın darbeci yönetimi ve Sisi’nin katliamlarına koşulsuz destek vermelerinin ve Esad rejiminin Suriye’de yüzbinlerce insanın cesetlerinin kalıntıları üzerinde iktidarının sürdürülmesinin kendi güvencelerini sağlamlaştırdığını ifade etmektedir.

Büyük Siyonist hedefe ulaşma yolunda, İsrail’in işgaline karşı olan kamuoyunu etkisiz hale getirmenin yolu yapay rejimlerin eliyle kitleleri öldürmek, hapsetmek veya sürmektir.

YORUM EKLE