Anayasa Mahkemesi, nereden nereye...

AYM'nin bireysel başvurulara ilişkin kararlarının AİHM'e götürülmesi söz konusu. Yani velevki AYM ihlal kararı vermedi diyelim. Bu kez bir süre sonra, aynı durumla ilgili AİHM'in ihlal kararı vermesi söz konusu olabilecek. Bu noktaya çok dikkatli bakmak gerekiyor. Eleştirinin kaynağı itibarıyla tartışılması gereken AYM'nin yapısı mı? AİHS kapsamında olmamız mı? Bu soruların cevabını doğru yerde aramak lazım.

“Anayasa Mahkemesi” (AYM) gündemi birkaç gündür konuşulur oldu. Daha önce de birçok kez yapısı değişen, üyelerinin atanması biçimi farklılaşan ve yeni görevler üstlenen AYM, yine ve bu sefer köklü bir değişiklik gerektiği vurgusu ile gündemde… Bugünkü yazımızda AYM’nin görevleri ve yapısına değinmek ve güncel tartışmadaki hususlar bağlamında AYM’nin kısaca geçmişini ve günümüzdeki konumuna değinmek istiyoruz. Tartışmanın öznesini izah edeceğimiz bu yazımızla, meselenin doğru kavranmasına katkı sunacağımızı düşünüyoruz.

Anayasa, kanun ve meclis

Anayasa, devletin temel organlarını, yönetim biçimini ve devlete dair esasları belirten ve tüm yasaların ona uyması gerekli olan devletin en üst kural metnidir. Devletler, anayasadaki hak ve ödevlere göre ülkeleri yönetirler. Meclislerin çıkaracağı yasaların da anayasaya uygun olması gerekir. Meclisler, milletin temsilcilerinden oluşan ve onlar adına yasa yapma yetkisine sahip kurumlardır. Milletvekili seçilen kimse, millet adına yasama görevini yapmaktadır. Bu “olumlu yasama” olarak adlandırılır. Mecliste yazan “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü bu anlama gelmektedir.

Anayasa mahkemeleri birçok devlette bulunmaktadır. Bunların en temel görevi meclisçe çıkarılan kanunların, Anayasa’ya uygun olup olmadığını incelemektir. Böylece, milletin temsilcilerinin ortaya koyduğu ve kabul ettiği bir yasanın, mahkemece ortadan kaldırılması söz konusu olmaktadır. Bu durum, yasa çıkarma durumunun tersine bir hal vardır. Çıkarılan yasa iptal edilmektedir. Buna “olumsuz yasama” denmektedir. Almanya, Makedonya, İtalya, İspanya, Fransa, Avusturya gibi ülkelerde de esas olarak benzer görevi görmektedir. Anayasa Mahkemeleri, siyaset ile hukukun tam ortasında dururlar verdikleri karar “hukuki” birer metin olmasına karşın sonuçları çoğunlukla siyasaldır ve doğası gereği “kriz” üretmektedir. Olumsuz yasama organı olan AYM’ler yasamayla bir iktidar paylaşımı içindedir. AYM’lerin baktığı çerçeve “temel normun” yani anayasaların tanıdığı özgürlüklerin yorumlanarak ortaya çıkarılmasıdır. Ve “zamanın ruhuna” göre değişik yorumlar ile bir maddenin, bir hükmün nasıl ele alındığını görebiliriz. Zira hukuk bir yorumlama biçimidir de.

Bizdeki durum

AYM, ilk kez 1961 Anayasası ile gündemimize girmiştir. 1962 yılında çalışmaya başlamıştır. Parti kapatma, partilerin mali denetimi, KHK ve Kanunların Anayasaya uygunluğunu denetlemek, yasama dokunulmazlığının kaldırılması, meclis üyeliğinin düşürülmesine itiraz, “yüce divan” sıfatı ile yargılama yapmak görevlerine haizdi. 1982 Anayasanın ilk hali de bu durum korunmuştu. Yapılan değişiklikler ile günümüzde Anayasa Mahkemesinin görev alanları genişledi: •Kanunların, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün ve Anayasa değişikliklerinin Anayasa’ya uygunluğunu denetlemek; •Cumhurbaşkanını, TBMM Başkanını, Bakanları, AYM, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve üyeleri gibi diğer üst düzet kimseleri yüce divan sıfatıyla yargılamak; • Siyasi partilerin mali denetimini yapmak, kapatılmalarına karar vermek; •TBMM tarafından verilen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına yahut milletvekilliğinin düşmesine dair kararları denetlemek; •Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanını belirlemek… İşte bu “klasik” yetkilere 2010 yılında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) kapsamında olan hak ve özgürlüklerinden birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla ve kanun yollarını tüketmiş olması şartıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmasının önün açıldı. Böylece AYM; Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay gibi yüksek yargı organlarının, diğer yerel mahkemelerin verdikleri kararları da inceleyebilecek bir yetki ile donandı.

Anayasa Mahkemelerinde birçok türde üye atama sistemi vardır. Örneğin Makedonya’da ağırlıklı olarak parlamentonun seçimi ile üyelikler oluşur. Almanya’da -tamamı hukukçu olmak kaydıyla- üyeler meclis ve senato tarafından seçilir. Avustruya’da ağırlıklı olarak üyeleri belirleme yetkisi cumhurbaşkanındadır. Bu yetki kendisine önerilenler arasından seçme suretiyle gerçekleşir. Fransa’da ise daha farklı bir belirleme söz konusudur. Dokuz üyeden oluşan mahkemenin üyelerinin üçte biri her üç yılda bir yenilenir ve bunların üçü Cumhurbaşkanı, üçü Millet Meclisi Başkanı, üçü de Senato Başkanı tarafından atanır. İspanya’da Anayasa Mahkemesi’ne üye seçme yetkisi, yasama, yürütme ve yargı organları arasından ağırlık yine yasama organı lehine olacak biçimde bölüştürülmüştür. İtalya’da üye seçimine yürütme ve yasamaya ek olarak yargı da katılmaktadır. Burada üyelerin üçte birini Cumhurbaşkanı, üçte biri Meclis ve Senato tarafından müştereken, kalan üçte biri ise Yargıtay ve Danıştay tarafından belirlenmektedir.

Türkiye’de Anayasa Mahkemesi on beş üyeden oluşur. Üyelerin üçünü meclis, on ikisini ise Cumhurbaşkanı seçer. •Türkiye Büyük Millet Meclisi; iki üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından, bir üyeyi ise baro başkanlarının serbest avukatlar arasından seçer. •Cumhurbaşkanı ise üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi Danıştay genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından; en az ikisi hukukçu olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından; dört üyeyi ise üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçer.

Divan-i Ali

Sayın Bahçeli’nin çıkışı ile bir kavram duyduk: Divan-ı Ali. Yani yüksek kurul, yüce meclis…

İlk olarak Kanuni Esasi’nin (1876 Anayasası) 92 maddesinde karşımıza çıkan bir kurumdur. Kanun-u Esasî vekilleri ve temyiz mahkemesi başkan/üyelerini ve Padişah aleyhine cürüm işleyenleri yargılamak üzere Divan-ı Ali’yi ihdas etmiştir. İki daireli bir yapısı vardır. Bunlardan ilki savcılık değerlendirmesi yapan “İtham dairesi”, diğeri ise mahkeme işlevi gören “hüküm divanı” idi 10 üyesi Ayan’dan, 10 üyesi Şürayı Devlet’ten (Danıştay) , 10 üyesi de temyiz ve istinaf mahkemelerinden (Yargıtay da diyebiliriz) kurayla seçilirdi. Toplam otuz üyeden oluşan bu heyet ve şimdinin “yüce divanı” olarak görev görmüştür.

1924 Anayasasında (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) “lüzumu halinde meclisçe teşekkül edecek” bir Divan-ı Ali düzenlemişti. Buna göre, Bakanların, görevleri dolayısıyla işledikleri suçlardan dolayı yargılamasını burası yapacaktı. Üyeleri ise Şura-yı Devlet (Danıştay), Temyiz Mahkemesi (Yargıtay) başkan ve üyelerinden oluşan tek daireli 21 kişilik bir heyet öngörülmüştü. Savcılığını ise Cumhuriyet Başmüddeiumumisi (Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını) yapacaktı. 1961 ve 1982 Anayasaları, “Divan-ı Ali” yani bir “Yüce Divanı” düzenlemesine bağımsız olarak yer vermedi. Yukarda da izah ettiğimiz üzere sonraları bu bir görev olarak Anayasa Mahkemesine yüklenmiştir.

Bu noktada, tartışmanın kaynağının doğru tespit edilmesi gerekiyor. Bir yanda Sayın Bahçeli’nin “Anayasa Mahkemesi yeni hükümet sisteminin doğasına uygun şekilde yeni baştan yapılandırılmalıdır” sözü ve “Divan-ı Ali” örneği. Diğer yanda ise İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu’nun gösterdiği tepkilerin tamamının kökünde “hak ihlali” kararları var. Yani Anayasa Mahkemesinin üye profili ve üyelerin niteliği ya da Anayasaya uygunluk denetimi, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini inceleme, içtüzüğü değerlendirme vb. “klasik” olarak nitelenecek görevleri bağlamında değil itirazlar…

Eleştirinin kaynağı…

“Hak ihlali” olarak verilen kararlarında Anayasa Mahkemesi, önüne gelen başvuruyu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (AİHS) uygun olup olmadığı yönünden inceliyor. Tıpkı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) yaptığı gibi. Bunun ihdas edilmesindeki amacı hatırlatmak gerekiyor: Birincisi AİHM, ülkelerin artık kendilerinin iç hukukundan AİHS’i uygulayarak çözüm getirmesi gerektiğini düşündü ve bunu devletlere önerdi. İkinci olarak ise, ülkemiz AİHM’de mahkum olup hem mali kayıp yaşayıp, hem de “hak ihlalleri” noktasında mahkum olmaktan kurtaracaktı. Yöneltilen eleştirilere bakınca verilen kararların ülkemizin AİHS liginde olmasından kaynaklı. Yapısı değişse de. Üyeleri artsa da. Veya azalsa da. Üye belirleme biçimi değişse de. Mahkemenin önündeki ve uygulaması gereken kural ve AİHM içtihatları ortada. AYM’nin bireysel başvurulara ilişkin kararlarının AİHM’e götürülmesi de söz konusu. Yani velevki AYM ihlal kararı vermedi diyelim. Bu kez bir süre sonra, aynı durumla ilgili AİHM’in ihlal kararı vermesi söz konusu olabilecek. Bu noktaya çok dikkatli bakmak gerekiyor. Eleştirinin kaynağı itibarıyla tartışılması gereken AYM’nin yapısı mı? AİHS kapsamında olmamız mı? Bu soruların cevabını doğru yerde aramak lazım.

Değişim mümkün mü?

Bir başka boyut ise, bu konunun Meclis’ten çıkması. Sayın Cumhurbaşkanının “Parlamento yeni bir adım atarsa seve seve ben de atarım” demesindeki neden de bu noktada yatıyor. Anayasa Mahkemesi Anayasa’da düzenlenmiştir. AYM’nin yapısındaki bir değişiklik, Anayasa’yı değiştirmeyi gerektirmektedir. Anayasanın 175.maddesine göre, Anayasanın “değiştirme teklifinin kabulü Meclisin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür” “Meclisçe üye tamsayısının beşte üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkındaki Kanun, Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazetede yayımlanır”. Meclisin bu yapısı itibarıyla doğrudan değişim neredeyse imkânsız, referandumlu değişim ise hükümet açısından verimli bir tercih olmayabilir. Zira bunun bir “güvenoyu” havasına bürünmesi halinde, umulan ile elde edilecek arasında ciddi bir fark çıkabilir. Bu haliyle bir tartışma olarak ortaya atılan ve Anayasa Mahkemesinin yapısına dair değişiklik talebi neşet ettiği nokta itibarıyla ucu bir başka soruna değen mahiyettedir. Pek tabii, meclisin değişiklik yapma ve hatta Anayasa Mahkemesini kapatma yetkisi bile vardır. Ancak, yerine getirilecek modelin içinde bulunduğumuz dünyanın ve hukuk sistemimizi angaje ettiğimiz sistemin dışında planlaması ne kadar mümkündür?

YORUM EKLE